|
| Garsonlar yine tanıdık; Bulgar Türkleri, dil Türkçe… Karşılıklı duygularda örtüşme… Her şey Nazım Hikmet′in aşağıdaki satırlarını hatırlatır gibi… |
|
ŞEVKET ÖZNUR:Yazar Filiz Besim′in, ilk kitabı "Kendi El Yazımla Dilden Dile Kıbrıs" adlı kitabını büyük bir zevkle okumuştuk. Buram buram insanımız ve kültürümüz kokan ilk eserindeki o samimi dili yine bu ikinci eserinde buluyoruz. Bu sefer denemeleri, gezi notları ve anılarıyla bizim karşımıza çıkıyor Filiz Besim′im. Kıbrıs Türk yazınınında son yıllarda bu tür eserleri çok görmekteyiz bu bizim için çok sevindirici. Benim en sevdiğim tür olan denemede yazarın tüm içtenliğini bizler bulmaktayız. En önemli yazarın deneme kitapları onlarıngerçek karakterini bizlere yansıtır. Filiz Besim′de usta kalemi, akıcı dizleri ve düzgün tümceleriyle okuyucuyu sıkmadan yazılarıyla içselleştiriyor. Sevgili gazeteci-yazar Ahmet Tolgay yazarın kitabı için şöyle diyor: "Somut ve soyut iklimlerden gezi notları. Tam bir yıl sonra işte ikinci kitap... Ve "Filiz Besim" imzalı yeni kitapların da yakında arka arkaya geleceğinden eminim. Çünkü gözlemlediklerini, duyumsadıklarını ve beklentilerini çağıl çağıl yazıya döken; paylaşımcı, verimli ve coşkulu bir kalemle karşı karşıyayız.Gezmek ve bilinmeyenleri keşfetmek, Filiz Besim′in kimliğini belirleyen önemli tutkularından biri. Gezmeye, gözlemlemeye ve keşfetmeye onun kadar aç bir başkası yoktur çevremde. Sadece beldeleri değil, o beldelerin üzerindeki insanları da her yönleriyle keşfetme peşinde... Zaten insansız beldelerin ve mekanların ne değeri var!.. Beldeleri ve mekanları üzerindeki insanlarla birlikte tanımalı...
Ama asıl güzel olan; Filiz Besim′in gezdiklerini, gözlemlediklerini ve keşfettiklerini sadece kendine saklama bencilliğinden alabildiğine arınmış olması. Gezerken, gözlemlerken ve keşfederken doyasıya yaşadığı her şeyi, anında kaleme alarak okurlarına sunmak, onun paylaşımcı ruhunun göstergesi.
Bu kitabın ağırlıklı bölümünü oluşturan gezi notlarını okurken, yazarın yabancı diyarların ya da yerel beldelerimizin birbirinden özgün atmosferinde bize iç dünyasını da açtığına tanık olacak ve etkileneceğiz. Ama bu etkilenişimin daha bir derini, bizi üçüncü bölümdeki denemelerde ve şiirlerde bekliyor. Aslında o bölüm de, gezi notlarının bir başka türü. Çünkü yazar bizi koluna takarak yoğun bir içsel dünyanın gizemli iklimi içinde gezdiriyor. Bu kitap, somut ve soyut iklimlerin dünyasında çok renkli ve duygusal bir gezinti. Kendine özgü anlatım tarzını ustaca geliştiren Filiz Besim′in su gibi akan satırlarında, insana dair acısı ve tatlısıyla her türlü duyguyu okuyucu olarak tadarken, Kıbrıs sevdasının bu duyguların değişmez aroması olduğunu tartışılmaz biçimde duyumsu-yoruz. "Kıbrıslı bir kalem" olabilmenin hakkı, sanırım bundan daha iyi verilemez. Yabancı diyarlara yapılan uzun soluklu geziler bile, asla Kıbrıs′tan bir kaçış değil, tam tersine Kıbrıs′a daha çok bağlanma ve sevdalanma vesilesi. Kilometrelerce uzaktaki bir dış gezinin en coşkulu anında özlemini ve tutkusunu gezgine duyumsatabilen Kıbrıs′ımıza; o güzel yurdumuza, vefalı bir kalemin ödeyebileceği en anlamlı bedel olarak algıladım ben bu sevimli kitabı. Satır satır sunulanları Akdeniz′in iyot, Trodos′un çam, Beşparmakların kekik ve Mesarya′nın başak kokularıyla birlikte içinize sindirerek okurken, aynı algılamanın tıpatıp benimki gibi sizde de oluşacağı kesindir. Bu kitapla buluşabilme şansını yakalayanlara Filiz Besim′in özgün dünyasında mutlu gezintiler dilerim
Yazar kitabının önsözünde okuyucuya şöyle sesleniyor: "Sözden önce...Daha ilk kitabım "Kendi El Yazımla-Dilden Dile Kıbrıs" in dumanı tüterken ve oradakileri
sizlerle paylaşmanın heyecanı içimde sürerken, ikinci kitabın hazırlıklarına başladık. Tıpkı birinci çocuğuna henüz doyamamış bir annenin ona kardeş getirmeye çalışmasının mutluluğuyla dolup taşıyor içim...
Çoğu yine "Yenidüzen" gazetesinde sizlerle paylaştığım gezi günceleri bunlar... Bazen uzak diyarlarda bir dış yolculukta paylaşacağız hayatı; bazen burnumuzun dibinde minicik adamızda keşfedeceğiz minik mutlulukları... Bazen de kendi içimizde yüreğimizin derinliklerine yolculuklara çıkacağız hepsi hayata, bize insana dair onca duygu sokaklarında. Üç bölüm var bu kitapta... Birinci bölümde deniz ötesi ülkelerde koşacağız yüreğimizin peşinden... Farklı bir tutkudur tanımak "bambaşka memleketlerdeki insanları, kültürleri ve nice yaşanmışlıkları... Yakalamaya çalışmak onca güzellik arasında yüreğine dokunanları. İkinci bölümde; bu adada bazen yakınımızda, çoğu zaman da anılarda kalmış, hep bilinmesi ve hatırlanması gereken yerler, mozaiğimizin farklı tatları ve yaşanmışlıklarımız var.
Ve üçüncü bölümde hayata dair, dışa değil ama kendi içimize, yüreğimizin merkezine yolculuklarda buluşacağız. Hepimizin her zaman yaşadığı, yaşayacağı ya da yaşayabileceği onca insana dair duygu gezintilerine çıkacağız. Bazen hayatın bize sunduğu minicik mutluluklarla coşacak; bazen de derin acılarda hüzünleneceğiz. İster içte, ister dışta çıkalım hayat yolculuklarına; kendi gözlerimizle bakalım dünyaya... Başkalarının bize göstermek istediklerini değil, kendi gözlerimizle görelim onca yaşanası güzellikleri... İleride "belki" demeyelim. Hemen "şimdi" sürüklenelim yüreğimizin bizi götürdüğü yere...
Ve sakın ola unutmayalım; hayatta ödenebilecek en büyük bedel, başkasının hayatını yaşamaktır. Kendi hayatımızı özgürce yaşamaktan hiçbir zaman ödün vermeyelim"
"ÇOCUKSUZ BİR KÖY: KORMACİT (KORUÇAM)
“Buruk bir masal gibi…
Bir başka rengi, bir başka yüzü ve farklılığıdır bu güzel adanın üçüncü grup azınlıkları, Maronitler. Kuzey Kıbrıs′ta 1974′den sonra büyük bir erime süreci geçiren, neredeyse yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan bu insanlar, buraya tutunmayı başarabilecekler mi?..
1200 yıldır atalarının yaşadığı Kormacit köyünde artık bu soyun sonu mu geliyor, yoksa topraklarına tırnaklarını yeniden mi geçiriyorlar?..
Maronitler, 1200 yıl önce Lübnan′ın Koura köyünden gelmişler bu adaya… Köylerinin ismini de "Kormacit" koymuşlar. Koura-Majit… "Majit"in sözlük anlamı "şerefli kişi"… "Koura′dan gelen şerefli kişi" demek herhalde "Kormacit"…
Maronitlerin Kimliği…
Maronitler ilk kez Kormacit köyü sahiline çıkmışlar. İlk yerleşim yerleri şimdiki köyden biraz daha aşağıda… Şimdilerde orada hala korudukları minik bir kiliseleri (Banayiya kilisesi) var... Biz bu köyün adını 1974′den sonra "Koruçam" yaptık. Oysa ki, köylerinin adını değiştirmek, tarihlerini de yok saymak değil miydi bu insanların?!..
Lübnan′ın Katolik Araplarıdır Maronitler... Kıbrıs′ın kuzey batısındaki bu Akdeniz köyünde 1974′de 2000 kişi yaşarmış. Köy değil kasaba imiş aslında orası... 1974′den sonra yavaş yavaş hem din, hem de dil yakınlıkları olan Güney′de öğrenim görmeyi ve orada çalışmayı tercih etmişler. 1977′de Kuzey′de aldığımız bir kararla da Güney′e geçen Maronit′lerin mallarına el konuldu. Bu karar Kuzey′deki tarımı geliştirmek için alınmış!...
Aslında Maronit taşınmaz malları yabancı mallar kapsamında idi ve eşdeğer yasasına dahil edilmemişti. 1977′de üç yıllığına alınan bu karar 2004 yılına kadar sürdü ve bu süre içinde Güney′deki Maronitler mallarını kullanamadıkları için nüfuslarında büyük bir erime yaşandı. 2004′den itibaren Kormacit′teki Maronit′lerin malları gerçek sahiplerine iade edildi.
Çocuksuz Köy…
Geçtiğimiz günlerde bir öğle yemeği için uğradığımız köy gerçekten de yeni bir çehre kazanıyor şimdi… Bazı Maronitler evlerini tamir edip köye dönüyor, bazıları ise hafta sonu kullanmak için tamir ediyor. Kendi tarlalarını ise ya kendileri ekmeye başladı ya da birilerine kiralıyorlar. Kormacit′te şu an yaşayan 109 kişi var. Öğle yemeğini yediğimiz oranın meşhur restoranının meşhur işletmecisi Maria "110′duk… Dün gece biri öldü, 109 kaldık" dedi.
Sempatik Maria, otuzlu yaşlarda bir genç kadın. Bu köyde ondan daha genç yaşayan biri var mı merak ediyorum. Bu köyde hiç çocuk yok… Tıpkı ′Fareli Köyün Kavalcısı′ndaki gibi; buruk bir masal gibi gelir insana bu acı gerçek… Son bir çocuğun da mezun olmasıyla okul kapanmış. Şimdi Kormacit′liler okulu yeniden tamir etme kararı almışlar. Kim bilir, belki ileriki günlerde bu şirin ama hüzünlü Akdeniz köyünde çocuk sesleri de yeniden yankılanır, tıpkı 1200 yıldır yankılandığı gibi…
Rum hükümeti 1974′den sonra köyde kalanlara on beş günde bir iaşe yardımı yapıyor. Bir evi geçindirecek kadar gıda yardımı ve ayda 300 euro kadar da para veriyor. Bu yardım köye son karardan sonra dönenler için geçerli değil.
Karışık bir vatandaşlık statüsü
Kormacit köyünde yaşayan Maronit′lerin bizim taraftaki statüleri de biraz karışık. Bu insanlar KKTC kimliği ve pasaportu taşıyor. Sürüş ehliyetleri de KKTC… Mal alıp satabiliyorlar… Ancak anlayamadığım şu ki, oy kullanamıyorlar!.. KKTC vatandaşıdırlar, ne ki seçme ve seçilme hakları yok. Kendi muhtarlarını ise hem Türk tarafında hem de Rum tarafında seçiyorlar. Yani çoğu zaman köyde iki muhtar var. Son seçimlerde iki tarafta da aynı kişi seçildiği için bu seferlik muhtar tek…
Bir başka ilginç durum ise bugüne kadar KKTC′de hiçbir devlet kurumunda işe girememeleri. Güney′de Kıbrıs Cumhuriyeti′nin onlara tanıdığı hak çerçevesinde mecliste bir de temsilcileri var. Tüm Kıbrıs′ta nüfus olarak 11000 civarında oldukları sanılıyor. Bunların 6400′ü Kormacit kökenli… Kuzey′de Kormacit (Koruçam), Karpaşa ve Özhan(Asomado)′da toplam 300 civarı Maronit yaşıyor.
Mal zengini bu insanlar, Kormacit köyü sınırları içinde hiçbir mal satmamışlar, buna karşılık başka birçok köyde malları var.
Geleneklere sıkı bağlılık…
Gelenek ve göreneklerine çok bağlı Maronitler... Hala en popüler yemekleri ısrarla elde yaptıkları el makarnaları… Hepsinin avlusunda ekmek fırınları ve yanında da kleftiko(küp kebabı) fırınları var. 1200 yıl geçmesine rağmen Lübnan′daki köylerini yılda bir kez ziyaret etmeye ve dini görevlerini yerine getirmeye devam ediyorlar. Tıpkı her Pazar Güney′den gelen onlarca kişi köy merkezindeki ihtişamlı kiliseyi ziyaret ettiği gibi. Kendileri gibi dilleri de yok olmakta Maronitlerin. Arapça′yı Türkçe ve Rumca′yı da katarak farklı bir lehçeyle konuşan Maronitler, şimdi biraz da eğitim koşulları gereği artık Rumca konuşmakta. Ve Kıbrıs′ın yemek kültürüne kattıkları… Azınlık da olsalar, kültürümüze yansıtmayı başardıkları zenginlikler… Molohiya, hellim, kolokas ve ceviz macunu onların memleketlerinden bize taşıdıkları vazgeçemedikle-rimiz" S.125-130
ACISIYLA TATLISIYLA VARNA′DAYDIK
"Bir tutkunun peşinden Karadeniz′in kıyısındaki Varna şehrine sürüklendik. Hani o Nazım Hikmet′in en güzel hasret ve gurbet şiirlerini yazdığı Varna′ya…
Yağmur, soğuk ve rüzgar demedik önce upuzun bir yolu kat ettik. İstanbul Varna arası Karadeniz′in doğa harikası yüzü de olsa yorucuydu. On saatlik otobüs yolculuğu pek de alışık olduğumuz bir şey değildi.Bulgaristan Uluslararası Amatör Açık Golf Turnuvası′na katılmak için 17 kişilik bir ekiple yoldaydık. Ve on saatin sonunda ulaştığımız yer Varna′nın Balçık kasabası; Karadeniz kıyısında şipşirin yemyeşil bir balıkçı beldesi…
Bulgaristan hükümeti golfu turizm için öncelikli sporlar arasına almış. Gerçekten de yağmurlu ve rüzgarlı bu sonbahar mevsiminde, oteller sırf golf için dopdolu. Varna bölgesinde son bir yıl içinde üç golf sahası açıldı. Bu sahalar belli ki şehrin kaderini değiştiriyor.
TÜRKLER BİRAZ BURUK
Burada, Varna ve çevresindeki Bulgar Türkleri çok fazla… İngilizce konuşmaya çalışıyorsunuz Türkçe cevap veriyorlar…
Bulgarlarla buradaki Türk azınlığın eski kötü günleri geçti gibi görünse de Türkler yine de biraz buruk ve biraz çekingen… "Türkçe konuşmamızdan rahatsız oluyorlar" diyorlar ve ′Bir de Türk televizyonlarını izlememizden′…
Yine de Avrupa Birliği şemsiyesi bir başka sarmış Bulgaristan′ı… Çok hızlı bir değişim var buralarda…
Ve bir gözlem daha: Bulgaristan′da her an markette, takside ya da otelde kazıklanabilirsiniz. Birkaç kötü tecrübeden sonra her şeyi önceden konuşmaya başlıyoruz, pazarlık yapmaktan çekinmiyoruz...
KIBRIS SİYASAL SORUNU HEP PEŞİMİZDE…
Yurt dışında Kıbrıslı Türk olarak katıldığımız bütün organizasyonlarda olduğu gibi, burada da Kıbrıs sorununun yansımaları vardı. Basınımızda çıkan minik haberi adanın öte yanındaki komşularımız kaçırmadı ve bizi Bulgaristan Dışişleri Bakanlığına şikayet etti. Oraya "KKTC Milli Takımı" olarak gittiğimiz iddia ediliyordu. Bulgaristan Golf Federasyonu organizasyon komitesi bu durumdan üzgündü. "Milli Takım" olarak yarışmadığımızı onlar zaten bili-yordu. Golf bireysel bir spordu ve bu turnuvada da golf sporcuları bireysel olarak yarışıyorlardı. Kuzey Kıbrıs′tan 16 Kıbrıslı Türk Golfçu diğer 21 ülke sporcuları ile birlikte oradaydık. Bulgarlar Dışişlerine eğer gerekirse ispatlamak adına pasa-portlarımızın fotokopisini istiyorlardı. Ama hangi pasaportlarımızı sunacaktık?.. Dünyadaki hiçbir ülkenin tanımadığı gerçek kimliğimiz KKTC pasaportumuzu mu, yoksa yönetiminin hiçbir kademesine katılmadığımız ama bize dünyada seyahat özgürlüğü tanıyan Kıbrıs Cumhuriyeti ya da Avrupa Birliği pasaportumuzu mu? Ya da varsa Türkiye′nin bize seyahatlerimizde kolaylık olsun diye verdiği ama vizeler nedeniyle onlarla seyahatin hiç de kolay olmadığı T.C pasaportunu mu gösterecektik?
Biz oradakilerin T.C. pasaportumuz zaten yoktu. Bulgaristan′a giriş yaptığımız pasaport olmasına rağmen sadece Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportunu göstermek ise hiç içimizden gelmiyordu doğrusu... Hem KKTC hem de Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportunu kabul edip etmeyeceklerini sorduk. Memnuniyetle kabul ettiler. Bir arkadaşımız kimseden pasaport istenmeyip bizden istenmesini kabul etmedi ve oğlu ile birlikte yarışmadan çekildi. Kıbrıs sorunu dünyanın o yüzünde de bizimleydi. Amaç spordu, golftu ve yarışabilmekti. Negatifi pozitife çevirebilmekti. Ülkemizin içinde bulunduğu durumda koşullarımızı olumluya çevirebilmekti. Bence çevirebildik de… Ödül töreninde birinciliği alan çocuğumuzu alkışlarken göz yaşlarımıza hakim olamıyorduk. Bir kategorinin birinci ve ikincisi bizim çocuklarımız, Kıbrıslı Türklerdi. Yaşadığımız ve yaşayacağımız bütün streslere değmişti doğrusu…
ÖYLE BİR TUTKU Kİ GOLF
Yağmur soğuk ve rüzgar olsa da golf vardı işte ve acısıyla tatlısıyla biz Varna′daydık. Karadeniz′in hemen kıyısındaki yemyeşil doğa ve tarih kokan bu coğrafyada dünyanın her yerinden insanlar golf için toplanmışlardı. Susuz geçen ayların ardından memleketimiz değil ama biz yağmura doyuyorduk. Hem de saatlerce sırılsıklam ıslanarak… Yemyeşil çimenlerin üzerinde, Karadeniz′in lacivert sularına karşı…
Gündüz zor hava koşulları altında golf oynasak, yarışsak, yorulsak, perişan olsak da; her an peşimizi bırakmayan Kıbrıs siyasal sorunu olsa da, geceler bir başka güzeldi Varna′da… Bulgar şarap-ları ve yemekleri enfes… ve bir başka güzel hep o tanıdık 1970′lerin dünyalı müziklerini Bulgar kızlarından dinlemek. Öyle bir tutku ki golf, yarışma bittikten sonra da bizi sahaya tutsak etti. Son günümüzde de Varna′yı gezmeyi değil, golf oynamayı tercih ettik. Gündüz gözüyle göremediğimiz Varna′ya ise ancak gece takılabildik. Buram buram Balkanlar kokan bir gece yaşadık. Devasa enfes salatalara, peynirli pide ekmeklerine ve eski su değirmeninin suyun güdümünde aheste çevirdiği kuzu kebabına grup olarak bayıldık. Erik rakısı ile kah İbrahim Tatlıses′ten kah Sezen Aksu′dan şarkılar dinledik. Ama beni en çok etkileyen hep o acılı Balkan müzikleriydi yine de”