|
| Ortaya çıktığı günden itibaren hem kuzey hem de güney Kıbrıs’ta şiddetli tartışmalara neden oldu. Bazıları ona karşıydı, bazıları onu tutuyordu. Taraftarlarının bir kısmı çözüm olacağı için, bir kısmı kişisel çıkar elde edeceği için, bir kısmı ortak devlette iş bulmayı umduğu için onu tutuyordu. Sonuçta hiç umulmayan gelişmeler yaşandı. Plan, güney Kıbrıs’ta yaşayanların oylarıyla reddedildi ama kuzeydeki etkileri birkaç sene daha sürdü. Annan planının ortaya çıkışına kadar, elindeki malın tapusundan emin olamayanlar, sırf tapuyu garantiye almak için yatırım yapmaya başladılar. |
|
Plan reddedildi ama emlak değer kazandı. Tarlalar arsalara dönüştü, yeni yerleşim birimleri ortaya çıktı. Plan, emlak sahibi olanlara yaradı, müteahhitler inşaatlar başlattı, altyapı sektörü ve müteahhitlik sektörü inanılmaz bir yükselişe geçti.
O dönemde yapılmış olan yatırımların boyutunu tam olarak kestirmek zordu. Şimdi bazı gelişmeleri o günkü yatırımlarla karşılaştırdığımız zaman daha kolay anlıyoruz.
Geçtiğimiz haftalarda Güzelyurt ve civarında çok büyük bir felaket yaşadık. Yüzlerce ev, araba ve işyeri harap oldu, Binlerce insanımız mağdur oldu. Çok şükür can kaybı olmadı ama, maddi kayıplar son derece yüksektir. Kayıpları karşılamak için on milyon TL civarında bir fon gerektiğinden söz edilmektedir.
Bu fonu yaratmak için devreye sokulmuş olan araçlara bir göz atalım:
Devlet, çalışanlarla emeklilerden kesinti yapacaktır. Türkiye maddi yardım sağlayacaktır. Sivil toplum örgütleri yardım kampanyaları organize edecektir. İş adamları, kuruluşlar bağış toplayacaktır.
Kısacası toplumun her kesimi fiili olarak yardım kampanyalarında yer alacak ve ancak o zaman on milyon TL civarında bir fon yaratılmış olacaktır.
Bir de geriye dönüp Annan planının tartışıldığı dönemdeki yatırımlara, yaratılan fonlara bir bakalım.
YARATMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ FONUN BÜYÜKLÜĞÜ SADECE BİRKAÇ TAŞ OCAĞI KADARDIR
Bugün bütün toplum katmanlarıyla devletin ve dış yardımların birleştirilerek sağlanmasına çalışılan bu fon, 2004 referandum döneminde birkaç taş ocağı işletmecisi tarafından yapılmış olan yatırıma eşdeğerdir.
Bu yaklaşım, karşılaştığımız felaket mi küçüktür, yoksa taş ocakçılığına yapılmış olan yatırımlar mı büyüktür?
Hedefimiz ne felaketi küçük göstermek, ne de yatırımları gereğinden fazla abartmaktır. Sadece şunu vurgulamak isteriz ki, sürdürülebilir bir ortam yaratıldığı taktirde, işletmelerimiz çok büyük kapasitelere erişebilir, çok büyük yatırımlara olanak sağlayabilir ve çok büyük fonlar yaratılmasına katkı sağlayabilir.
Bugün karşılaştığımız felaket ve yaratmaya çalıştığımız on milyon TL’ lik fon bundan beş yıl önce yaşansaydı, bu kadar zorlanmaya gerek olmayacaktı. Unutmayalım ki o günlerde sadece taş ocakçılığı sektöründe en az on tane işletme yatırım yaparak tesislerini modernize etmişti kiyapılmış olan yatırım bugün oluşturmaya çalıştığımız fonun kat kat üzerindeydi. O zamanın olanaklarını düşünebiliyor musunuz?
Yatrırımlardan söz açılmışken, son günlerde İpsaro tepesiyle ilgili yaşadıklarımıza bir göz atalım:
2002 yılında beş-altı işletmeye İpsaro tepesinin kuzey yamaçlarında alçı taşı çıkarmak için izin veriliyor. 2006 yılında bu izinler iptal ediliyor ve 2007 yılında 8 işletmeye bu kez aynı tepenin güney yamaçlarında alçı taşı çıkarma izni veriliyor. 2008 yılında da bu izinler iptal ediliyor.
Bu arada söz konusu 8 işletmeden birisi 10 milyon dolarlık bir yatırım yapıyor. Tek başına bir işletme, Güzelyurt için oluşturmaya çalıştığımız fondan fazla yatırım yapıyor. Eğer Annan planının etkisini sürdürdüğü bir döneme denk gelseydi, her işletmenin aynı büyüklükte yatırım yapma gücü olabilirdi. Yani 80- 100 milyon dolarlık bir yatırım söz konusuydu.
İpsaro tepesinde maden işletmeciliği yapılmasına karşı çıkan sivil toplum örgütlerine bu vesileyle bir kez daha seslenmek istiyorum.
“Tek taş aldırmayız” sloganından vaz geçelim. Bu sloganla yola çıkarsak o tepede bir taş kalmayacaktır. Buradan taş çıkarmak için harekete geçmiş olan sermaye, burası için öyle bir proje sunabilir ki, işletmeye karşı çıkan kişilerin yaşamakta olduğu iki köyün topraklarının satın alınması ve köylülerin başka yerlere göç etmesi bile karlı gözükebilir. O zaman, bölgede etkilenecek, karşı çıkacak kimse kalmayacağına göre, projeyi uygulamamak için bir sebep te kalmaz.
Bu nedenle projenin sürdürülebilir olması kaydıyla uygulamaya konmasına itiraz edilmemesi gerekir görüşündeyim.
MADEN MÜHENDİSİ BULUNMAYAN BİR ÜLKEDE DOĞAL KAYNAKLARIN KULLANIMA AÇILMASI, ÇEVREYİ EN FAZLA TEHDİT EDEN BİR FAKTÖRDÜR.
Taş ocağı işletmesine karşı çıkan kuruluşlar da, bu bölgede, doğa tahrip edilmeksizin ekonomik kazanç elde edilebileceğini gösteren projeler hazırlayıp sunarlarsa, kimse buna rağmen tepede taş ocağı işletmesine izin vermez. Köylüler, sivil toplum örgütleri bu çerçevede hareket ederlerse ancak tepenin bir kısmını kurtarabilirler.
Şüphesiz doğal kaynaklar bir ülkenin servetidir. Bunları gerektiği gibi değerlendirmeyen ülkeler, ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremez. Kalkınmanın ayrıca, sürdürülebilir olması gerekmektedir. Yani gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama yeteneği zora sokulmamalıdır. Kısacası, servetin, yani doğal kaynakların, sadece bir nesil tarafından tüketilmesi engellenmeli, yani çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların torunlarına da yararlanabilecekleri doğal kaynaklar bırakılmalıdır.
İpsaro tepesini, 60 değil en az 160 yılda tüketmeyi hedefleyen planlar yapmalıyız. Doğal kaynaklarla ilgili planlamalar yapılırken, en fazla maden mühendislerinin görüşüne önem verilir. Ancak ülkemizde maden mühendisi bulunmaması, ,halen bu mesleği öğrenmekte olan öğrenci de bulunmaması bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Son birkaç yılda ülkemizde doğal kaynakları yönetmekle görevli olan, ruhsatlandırmaya yetkili bakanlara bu sorunu ilettiğimiz zaman aldığımız cevaplar şöyle olmuştur:
ASIM VEHBİ:
Ülkede Maden mühendisi yoksa dış ülkelerden getirtilir. Özel sektör de, devlet de ihtiyacını bu yoldan giderebilir.
MUSTAFA GÖKMEN:
Maden mühendisi yetiştirmek için çalışabiliriz. Ama üniversiteyi bitiren mühendislerin devletten iş istemelerinden korkuyorum. Devletin istihdam gücü yoktur.
NAZIM ÇAVUŞOĞLU:
Maden Dairesinde maden mühendisi vardır. Ayrıca Orman Dairesinin ihtiyacı olan orman mühendislerini yetiştirmek için duyuru yaptık, burs vereceğimizi ilan ettik, buna rağmen kimse başvuru yapmadı.
Ülkemizde maden mühendisin yetişmemesinin tek sebebi, 35 yıldır sektörü yönetmekte kullanılan Fasıl 270’ in uygulanmamış olmasıdır. Taş ocaklarından Yıllık işletme planları, yasanın hilafına istenmemiştir. Fenni nezaretçilik uygulaması yapılmamıştır. Devlet, iş çıktığı zaman buradaki mühendislerin hocalarını çağırıp onlara iş yaptırdı. Bugün ruhsatlandırma kriterleri arasına fenni nezaretçilik niye yazılmıştır. Bu görevi kimin yapacağı tahmin edilmektedir. Eğer fenni nezaretçi istenecekse, niye alt yapısı hazırlanmıyor? Yetkililerin, bizimle birlikte yakınmaları sorunu çözmeyecektir. Onların görevi, sorunu çözmektir.
Ama görünen odur ki, bu işe öncülük edecek olan yine özel sektördür. İpsaro tepesinde alçı taşı işletmeyi planlayan, bu amaçla 10 milyon dolarlık yatırım yapıp fabrika kuran işletmeci, İncirli veya Altınova köylerinden bir gence burs vererek maden mühendisi yetiştirebilir.